Uçan Balinanın İçinde

Karşımda Ugandalı bir kız satranç oynuyor…
Share

Quenn Katwe. Yoksul bir mahallede öğretmenlik yapan adam çocuklara satranç öğretmekteydi, genç kızın yeteneğini keşfettikten sonra annesinden izin alarak okullar arası ödüllü yarışmaya katılmasını sağlamaya çalışıyordu. Oyunda birkaç hamle sonrasını bile hesaplayabilmesi onu hayrete düşürmüştü. Ben de Afrika’ya gittiğimde Uganda ve Ruanda’nın verimli toprağından fışkıran bereketine, sebzelere ve meyvelerin çeşidine şaşırmıştım. Her karış toprağa bir şeyler ekmişlerdi. Yağmur ormanlarına hayran kalmıştım. Derme çatma evleri, toprak yolları, tüm yoksunluklarına rağmen neşe içindeki çocukları yeniden izleyip hasret gideriyordum. Bir anda pilotun sesiyle irkildim. . Ön koltukta bir kadın şarkı söylemeye başladı. Onun sesine yandaki bebek uyandı, annesi hala uyuyordu. Mavi battaniyesini sessizce örtmeye çalıştı hostes. Saatine bakıp duran adam çoktan sarhoş olmuştu. 

Hayatımın tamamen bana ait olduğu yerdi uçak. Ocakta pişen bezelye taneleri yoktu, sürekli çalan telefon, banka kredisini yenilemem için ısrar eden mekanik ses, ödenecek faturalar, hırslar, heykel kıranlar, şair düşmanları yoktu. Moritanya’yı geçmiş Orta Atlantik üzerinde uçuyordum. Köpük köpüktü okyanus. Antik Yunan denizcileri korsanları kovalıyordu. Afrika köyleri yağmalanıyordu. Baharatlar, ipekler, mücevherler taşınıyordu. Yelkeni uğuldayan bir teknede Kırık bir gitar Fado çalıyor, bir adam başını ellerinin arasına almış Pessoa’’nın sözlerini mırıldanarak ağlıyordu.“Yuh bana Çılgınlığımı yaşayamadığım için! Yuh bana ayaklarım her zaman uygarlıkların eteklerine dolandığı için ve sırtımda bir çuval dantel varmış gibi inceliklerle davrandığım için!” 

Bense Macar ovasında mola versem diye düşünüyordum. Atilla Josef ve Nazım’la Tuna’ya karşı şiir okurdum. İber Yarım Ada’sına insem Don Kişot’un Toledolu Dulcinea’sı çamaşırlarını asmıştır belki. Belki çaya davet eder beni. Berberiler ve develer çoktan uyumuştur Sahra’da. Yıllar önce benimle uyurken horladıkları gibi gürültülü yapıyorlar mıydı? Ve o tükenmeyen açık, bol şekerli, naneli çaylarını içiyorlar mıydı hala? Çölde ölenler cennete değil denize giderlermiş belki o yüzden Sahra Çölü denizle birleştirir kumlarını.

Hostes yatağınızı yapmamı ister misiniz? diye böldü “Hayır dedim hevesle uykuya sığınmak değil, sızmak istiyorum, yemek servisine daha çok var mı?” Koridora çıktım.

Şalımı omuzlarıma sardım, uyuyan yolcuların yüzlerinde ekran ışıkları yanıp sönüyor, kitap sayfaları kucaklara düşmüş, uyanık olanlar sessizce ve merakla yüzüme bakıyor. Bazılarıyla selamlaşıyoruz, hostesler nöbet değişiyor, tazelenen yüzlerle tükenmiş olanlar yer değiştiriyor.  

Binlerce kilometre uzaktaydım ama nereye göre uzak? Okyanusun üzerinde süzülüyorum saatlerdir. Üç yıl önce Kilimanjero uçuşunda valizim kaybolduğundan beri  alışkanlıklarım da değişti. On günden fazla süre üzerimdeki giysilerle kalmıştım. Elektrikli tellerle çevrili bir kampta konaklayıp, arazide günlerce fillerin yaşamını izledim. Ama yağmurluğumu, ayakkabılarımı, böcek ilaçlarımı, şapkalarımı taşıyan özenle hazırladığım valizim yoktu yanımda. Sadece diş fırçası vardı.  Çünkü fotoğraf ekipmanım her şeyden önemliydi, kozmetik çantası yerine şarj kabloları sırt çantamdaydı. Bu tecrübe bana hafiflemeyi ve tedbiri öğretti. İhtiyacımdan fazla yük taşımıyor, uçağa yedek bir çanta daha alıyordum.

Tazelenmek için dişlerimi fırçaladım, saçlarımı taradım, tişörtümü değiştirdim, badem özlü losyon ilişti gözüme. Ellerime sürerken kokusuyla gülümsedim. Badem ağaçlarının çiçeklenmesini düşündüm Datça’da. Burnuma kekik kokusu, delice ağaçlarının yaprak döktüğü denizin kokusu geldi. Deve boynunda yürürken eteklerime sürünen kır çiçeklerine, ısırgan otlarına, deve dikenlerine ve Knidos fenerine havadan bir özlem gönderdim. Kim bilir aşağıdan geçen bir gemiye ışık çakacaktı belki…

Yemeğim geldi. Kılıç şiş, balkabağı çorbası ve biraz şarap. Masa doldu ve tam bilgisayarımı açmak üzereyken yazmamak için bir mazeret daha bulmuştum. Mutsuzdum ve  kendime güvenimi geri kazanmak için yazmalıydım. Çünkü yazmak eksik kalan yanıma bir yamaydı. Anlatacak ne çok şeyim vardı. Ancak kitabım Zambaktan Bir Masal basıldığından beri elime kalem almamıştım. Oysa hep bir şeyler sinmişti üzerime, nefesime… Ormanlar, kurumuş yapraklar, sesler, bir elin dokunuşu, bir bakış, dağlar, yüksek çok yüksek zirveler ve denizlerin derinlikleri. Dalış yaptığım batık geminin ev sahibi orfozlarını anlatmalıyım mesela. Siz hiç Orfoz gördünüz mü? Diye sormalıydım denizin kalbine inenlere.  Yazarken mimiklerim, sesim, ellerim hiçbiri yok. Gördüğüm, duyduğum, kokladığım, dokunduğum her şeyi yüklemeliydim. sözcüklerime. Bu çok zordu ve yazmamak için sürekli bir mazeretim vardı. Bir çokları gibi.

Herman Melville kendisini evde kalmaya zorlayan yağmurlu bir havada dostu 

Hawthorn’a bir mektup yazmıştı aslında çelişkili biçimde içini dökmüştü. Gündelik gerçekliklerle felsefe arasında kalmış çelişkili insan hali. 

Mektubunda şöyle diyordu:

“Bir haftaya kalmaz New York’tayım üçüncü katta bir odaya kapanacağım; bir kısmı dizile dursun “Balina”mla cebelleşmeye devam edeceğim. Böyle çalışmazsam, işi bitiremem –  günlük işler yakamı bırakmıyor. İnsan yazı yazarken sakin sessiz bir ortam ister, böyle bir ortama yazık ki aşina değilim. Dolarlar lanetledi beni; kör şeytan kapı aralığından kıs kıs gülüyor halime. Bitip tükenmiş gibiyim, sanki sonum geldi; tıpkı eskimiş hindistancevizi değirmeni gibiyim kullanılmış ve dağıldı dağılacak. İçimden gelen şeyleri yazamıyorum para getirmiyor, hadi bunu bırak öteki işe el at deseniz, onu da beceremiyorum. Sonuç, yamalı bohça, kitaplarımın her biri başarısızlık örneği.”

Okyanusu geçtik. İstanbul Boğazı çok uzakta kaldı. Akdeniz ormanlarının ahşap teknelere verdiği kolları, sakız kokan adaların sivri dişli kıyıları ve zeytin ağaçları uzaktaydı. San Marco sarayının çanları sevgililerin sonsuza dek “evet” lerine çalacak. Arles kırlarında uzanan çiftçi gerinerek uyanacak, renkleri solduran Akdeniz güneşine doğru. Özlüyor muydum yoksa şimdiden? Adonis bahçesinin kokularını, kıvrım kıvrım kıyılarını çevreleyen Torosları, İspanya sıradağlarını, Pireneleri, Rodos’ta şakıyan kırlangıcı, portakal çiçeği kokan canım Akdeniz’i…

Bir yudum şarap aldım, damağımdaki kuruluğu elleriyle topladı üzüm taneleri. 

İnsan ressam oldu mu adı ya deliye ya zengine çıkarmış. Şu an gökyüzünü boyayan ressam kim? Bulutların yanaklarına kan gelmiş gün doğuyor… Gök yeşil mavi, deniz koyu mavi, yerler mor, güneş sarı ve çok parlak. Yıldızlı gece çoktan eteklerini topladı.

Pencereyi aralayıp gelen ışığı kıstım. Koltuğumun önündeki bilgisayar ekranının açma düğmesine bir kez daha dokundum. Uyuşmuş bacaklarımı kendime çekerken battaniyeyi örttüm üzerlerine. Alaska buzullarına sıkışmış üç balina göründü ekranda. Yeni bir film… Aman allahım, bana yeni bir hikaye mi armağan ediyor hayat?  

Kuzey kutup dairesinde dev petrol şirketleri petrol çıkarma çalışmalarına başlamak üzereydi. O sırada Barrow kasabasında muhabirlik yapan bir adam dış çekimlerden birinde tesadüfen buzulların arasındaki püskürtmeyi fark etti. Üç gri balina donarak daralan bir delikten hava almaya çalışıyordu. 

Biri yavru olan bu balinaların sıkışmışlığı  geçimini balina eti ve yağı ile sağlayan Eskimoların hiç umurunda değildi, olmadı. Haberi yapan adamın eski sevgilisi ortalığı birbirine katana kadar tüm bunlardan habersizdi dünya. Kadın Greenpeace’de gönüllü çalışıyordu ve haberi duyar duymaz soluğu o buzulların arasında gücü tükenen balinaların yanında aldı. Soğuktan kızarmış yanakları ve o yanaklarda donmuş gözyaşlarıyla kurtarmak için yardım istiyordu yetkililerden. Balinalara isim bile vermişlerdi: Wilma, Fred ve yavru Bam bam.  Genç kadının ortalığı birbirine katması ile olaylar değişti. Dünyanın dört yanından kurtarma ekipleri çalışmalara başladı. Elektrikli testerelerle küçük hava delikleri açarak okyanusa doğru bir yol yapacaklardı. İmkansız görünmesine rağmen başladılar. Eskimoların en yaşlısı sabahları şarkı söylüyordu testere sesinden ürkmesinler diye. Buz kırma gemileri duvar örmüş buz geçidi kırmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Doğa ile baş edemiyorlar hava gitgide soğuyor ve buz daha da kalınlaşıyordu. 

Kadın aşağıda neler olduğunu görmek için eski sevgilisinin itirazlarına kulaklarını tıkayarak dalış yaptı. Yavrunun dolanmış bir balıkçı ağını keserek kuyruğunu özgür bıraktı ancak kafasını o kadar çok vurmuş ki sert ve keskin buzullara artık zor hareket ediyordu. Yukarı çıktığında zaman kalmadığını daha çok yardıma ihtiyaçlarını olduğunu söyleyerek validen yardım istedi kadın. Ben koltuğuma yapışmış yirmi yıl önce gerçekten yaşanmış olayları izlerken kahvaltı servisi başladı. On dokuz saat olmuştu havalanalı. Balinalar büyük ve güçlü görünebilirler ama yardıma ihtiyaçları var, korkuyorlar. Tıpkı bizim gibi… 

Bir hikayeye tek başına girersin ama öyle çıkmazsın. Ben çoğalmıştım bu öykü ile. Damla damla büyüyen bir deniz gibi olmuştum. Alaska’da Eskimoların ve batıdan gelen gönüllülerin cesur mücadelesindeydim. Büyük babanın torununa buza kulağını dayayarak dinlettiği balinanın sesindeydim. Onların okyanusa kadar açtıkları hava deliklerine bakarken soluğumu tutmuş havasız kalmıştım. Ve anons sesiyle irkildim. “Alçalmaya başladık kemerinizi takın, güneşliğinizi, açık masanızı kapalı duruma getirin.”

Uçaktaki hareketlenmeyle birlikte ekranda da hareketlenme oldu. Balinalar hızla su püskürterek ciğerlerindeki havayı atmaya, ses çıkarmaya başladı. Ve açılan deliklere doğru yüzdü. Soğuktan nefesleri kesilmiş insanlar sevinç çığlıkları atmaya başladı. Ancak kadının gözleri yavruyu arıyordu. Yaşlı eskimo çaresizce ona bakan kadına “Onlar dedi beklediler, son an a kadar yalnız bırakmadılar yavrularını o yüzden hareketlenip açtığımız deliklere doğru yüzüp okyanusa gelmediler.” 

Bulutları gürültüyle sıyırıyordu uçağın kanatları, sarsılarak iniyorduk. Aynı anda İki balina sekiz kilometrelik buzdan geçidi kıran Rus kurtarma gemisinin yanından okyanusa doğru çıkıyordu. Geleceğe kalmak gibi dertleri olmayan sadece gününe kök salarak doğaya ve canlılara bu kadar sevgiyle tutunan insanların gerçek hikayesini izlerken göz yaşlarımı tutamıyordum. Zaten tutmaya da çaba harcamadım hikayenin sonunu gelmişti.

Okyanusun üstündeki maviyi yalayan tekerlekler piste değerken yavru balina Bam Bam öldü.

Colorado Nehri

Prev

Sarı sırt çantam

Next
Comments
Add a comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir