Eşek Kahvaltısı

Share

Gökteki okyanus mermi gibi gemiye yağıyordu. Dalgalar bizi okyanustan kopartıp bulutlara fırlatacak gibiydi. Ben güverteye açılan kapıların birinin ağzında mühürlenmiştim sanki. Deniz çıldırmıştı. İlk gördüğüm buz parçaları birer sandık kadardı. Bu buz parçaları hedefe yaklaştığımızı gösteren işaretlerdi. Yolcularda büyük heyecan yarattılar. Oysa günler önce gemimiz Şili fiyordlarından geçerken, denizdeki yansımasını seyrediyordu gökyüzü. Şimdiyse yüzüne gözüne kömür karaları sürmüş. Rengini serdiği deniz her saat daha da, daha da kabarıyor. Denizcilerin korkulu rüyasında; mecbur kalmadıkça kullanmadıkları yolda, Drake Boğazı’ndayız. Boğaza girmeden önce kaptan geçiş sırasında fırtına olabileceğini ve gemi kurallarına uymamız gerektiğini anons etti. Deniz dalgalı olacakmış.

“Aman canım bir dalga ne kadar yüksek olabilir? Az mı feribot dalgası gördüm, Adriyatik Denizi fırtınası da…” diye düşündüm. Ardından deniz tutması hastalığına karşı ilaç dağıtmaya başladılar yolculara. Küçük mavi haplar… Ben istemedim.  Çünkü uyuyakalırsam balinam su yüzüne çıkıp kendini gösterdiğinde onu görmeyeceğimden korkuyordum. Göremezsem ne kadar üzüleceğimi bilememekten de. O an korkmadığım tek şey fırtınaydı. Kollarımda asılı iki fotoğraf makinası ile geminin bir ucundan diğer ucuna doğru yürürken artık bana aşina olan yolcular takılıyorlardı bana.

Altın borsasında çalıştığını söyleyen Hintli maden mühendisi yanımdan geçerken seslendi.

“Hey sen! Balinacı! Karım bu sabah güverteden bakarken uzakta su püskürmesine benzeyen  bir şey görmüş. Ben de ona o balina değil olsa olsa dalgaların köpükleridir dedim. Ona inanmadığımı gören karım sizi kastederek, “O Türk kadına haber ver, gördüğüm belki de günlerdir görmeyi düşlediği balinanın fıskiyesidir. Gözünü dört açsın!”

İşte bu yüzden, balinayı göreceğim an da yanlış yerde, örneğin kamaramda olma ihtimali yüzünden uyumak bile istemiyorum ben! Yola çıkarken Herman Melville’e yazdığım mektupta “Peki, ya balinamı göremezsem?” demiştim. Bu ihtimalin beni gizliden gizliye ne kadar korkuttuğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ve bu yolun hayal ettiğimden daha zor olduğunun da şu an Drake Boğazı’ndan geçerken farkına varıyorum. Bunun gerçekleşmeyecek olması ihtimali bile bende melankoli yaratıyordu. Kendi kendimi umutsuzluğa sürüklemek ve şimdiden yolun sonu gelmiş gibi davranmam saçmalığın ta kendisiydi. Bu duygudan kurtulmalıydım. 

Yola çıkmadan birkaç gün önce akıl hocam Akgün Akova ile konuşuyorduk dünya hallerinden. Ben balinanın kuyruğunu göremeyeceğimden endişeliydim. O kadar yol gittikten sonra balinamla karşılaşamayacağım düşüncesi içimi kemiriyordu. Bu yolculuğu yazacak biri olarak bunu bir hayal kırıklığı olarak görecektim. Sayısız yol deneyimi yaşamış biri olan Akova, gülümseyerek, “Dert mi bu,” dedi, “o zaman da kıtalar aşıp balinanın kuyruğunu nasıl göremediğini anlatırsın! Önemli olan senin böyle bir yolculuğu yapma cesaretin. Balinanın kuyruğu bahane!” Haklıydı, o konuşmadan sonra içime okyanuslar serpilmişti. 

Bu konuşmayı anımsayarak güverteye çıktım. Ama çıkmamla yeniden içeri girmem bir oldu. Rüzgar çok sertleşmişti. Hiç karşılaşmadığım bir soğuğun içinde düşmüştüm. İçeri girerken rüzgar da benimle birlikte gemiye dalmaya çalıştı. Üzerime kalın kar montunu giyerek yün beremi taktım. Merdivenleri koşarak çıktım. Koridorda yerde yatırılmış tripodu fark etmeyip üzerine bastım. Sendeledim. “Özür dilerim,” diye seslendi biri. Bir Alman fotoğrafçıydı. “Ekipmanımı sağlama almaya çalışıyordum. Yere koydum ama sizi yaralayacaktım.” “Önemi yok görmedim,” dedim, “Siz kusura bakmayın”

“Merak etme göreceksin ve çekeceksin balinanın fotoğrafını, hele böyle koşturmaya devam edersen kaptandan önce görebilirsin.”  Sesi giderek uzaklaşıyordu, çünkü koşmaya devam ediyordum. Güverteye çıkar çıkmaz sendeledim. Yerler buz tutmuştu ve geminin burnu sulara dalıp çıkıyordu. İskele tarafına gidip büyük bir dikkatle azgın dalgaların arasında balina görmeye çalıştım. Dalgaların büyüklüğü korkunçtu. Pasifik ve Atlantik okyanuslarının karışan suları bizi bir çamaşır makinasının içindeymişiz gibi oradan oraya savuruyordu. Ayakta durmakta zorlandığım bir noktada bir elimle direğe tutunmaya çalışıyor diğer elimle fotoğraf çekmeye çabalıyordum. Fotoğraf çekme çabam iki dakika sürdü, hata üstüne hata yapıyordum. Eldivenlerimi giymeden güverteye çıktığım için ellerim iki dakika içinde buz kesti. Ama geri dönecek ne gücüm ne de niyetim vardı. Dalgaların ürkütücü uğultusu içinde doğa bana ne kadar izin verirse o kadar yaşayacağımı biliyordum. Her an bir balina görebilirdim ya da denize düşebilirdim.

Can yeleğini çözüp kendimi direğe sabitlemek geldi aklıma. Tıpkı fırtınalı denizin renklerini ve dalgalarını daha yakından görmek isteyen İngiliz ressam William Turner gibi… Denizde Kar Fırtınası adlı eserinden söz ederken şöyle diyordu Turner: “Böyle bir manzaranın neye benzeyebileceğini göstermek istiyordum. Bunun için bir geminin direğine kendimi sıkıca bağladım. Dört saat boyunca deniz ve kar tarafından kamçılandım. Sağ çıkabildiğim taktirde böyle bir fırtınayı resmetmenin tek yolu buydu.” Ama ben bu hatadan kısa sürede döndüm. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Yüzüm de donmaya başlamıştı, ıslanan ayaklarım da. Gözlerim ufuk çizgisinden ayırmıyordum.  Balinam bir yudum hava almak için bir nefes için çıkacaktı mutlaka su yüzüne. Fırtınanın dalgaları on metreyi geçse de, o soluk almak zorundaydı.

Evet, yüzyıllar boyunca balina avcıları aslında bir maharet sergilememişler, balinanın zayıf anından yararlanmışlardı. Nefes almak için yüzeye çıktığı andan. O anda kendimi acımasız bir balina avcısı gibi hissettim. Maharet bende değildi. Uzağı yakın eden objektifim avcıların zıpkınlarından farksızdı. Ama benim zıpkınım soyunu tüketmek için değil, balinaların damla damla eriyen dünyanın dibindeki hikayesini gerçeğe yakın biçimde anlatmak içindi.

Hayaller hareketlerin tohumlarıdır. Beni de harekete hayallerim geçirdi. Evet dağlar, denizler, adalar her yer keşfedilmişti. Bulutlar incelenmiş, dünyanın çevresi yüzlerce yıl önce dolaşılmıştı. O zamanlar balina avcılığı için denize açılmak; doğaya hayatları pahasına kafa tutan insanların işiydi. Bazen haftalarca gözlerini okyanusa dikip beklemek, halatın ucuna bağlı zıpkını Kutup Yıldızı’na kadar fırlatabilmek ve canı yanan balinanın sırtında, onunla birlikte yüzlerce metre derinlere dalan halatı parçalanan avuçlarında tutabilmek için aç, susuz kalmak çok zordu. Bilinmedik sularda kaybolmak; korsanlara, kavgalara katlanmak; adalardaki yerlilerin zehirli oklarından korunmak, delirten sessizlikte kabuslar görmek de… İşin ucunda boğularak ölmek de vardı.

Yollarını kendileri keşfeden, doğru yolu seçebilen kadim bilginlermiş eski denizciler: Pusula yoksa gökyüzü varmış onlar için. Gökyüzü bulutluysa elleri varmış; suya daldırdıklarında akıntının sıcak ya da soğuk olmasından karanın yönünü tahmin edebildikleri elleri. Karanlıkta görmelerini sağlayan sihirli göz bebekleri varmış. Tüm seferleri, keşifleri, kazaları ve mücadelelerinin nedeni Orta Çağ kiliselerinin görkemli ayinlerinde kiliseleri aydınlatan kandilleri alevlendirecek balina yağı içinmiş öyle mi? 

Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu, Antarktika, Kutup bölgesi, Bering Denizi, Kuzey Atlantik…

Hepsi, yüz elli yıl boyunca ağır doğa şartlarına mücadele eden insanlarla doluydu. Yüzyıllar içinde milyona yakın balina öldürüldü. Herman Melville’in Moby Dick’de anlattığı 91 günlük vahşi ve dramatik macera, sadece balina avcılığını değil hırsı, egoyu, intikam duygusunu, insan ruhunun evrilmesini de gözler önüne seriyor. Tüm kötülüklerin anlamını yüklediği Moby Dick, Kaptan Ahab’ın kendi öfkesinden başka bir şey değildi aslında. Bir an için fırtınadan uzaklaşıp sözcüklerin rüzgarına kapılmışken birinin seslendiğini duydum. 

“Hey ne yapıyorsun orada delirdin mi? Dalgalar on iki metre oldu! Düşüp yaralanırsan kaptan bundan beni sorumlu tutar, çabuk içeri gir!”

“Tamam! Tamam!” dedim. “Adamın biri karısının balina gördüğünü söyledi, o yüzden çıktım.”

“İçtikleri o haplardan sonra herkes balina görür burada, bence sen de git uyu. Güverte kapıları birazdan kilitlenecek, ölmeye mi çalışıyorsun bu fırtınada!” 

Şapkasını kafasında tek eliyle tutuyordu. Diğer eliyle kapıya tutunmuş, haykırarak sesini duyurmaya çalışan bir tayfaydı.

Bir an kendimi Kaptan Ahab gibi hissettim. Birkaç dakika önce onun iflah olmaz egosunu düşünürken, şu anda benim yaptığım da bir hırs gösterisi değil miydi?

Can yeleğini çözdüm, geldiğimden daha sıkı tutunarak geminin içine girdim. Akan burnumu çekerken, soğuktan yanan gözlerimle hala gürleyen denize bakıyordum. Maviliğinin en güzellerinde yüzdüğüm deniz bu değildi. Patlayan dalgalar gibi hırçın olan kalbim içeri girince sakinleşmeye başladı.

Bir sandalyeye çöktüm. Binlerce on binlerce balina öldürülmüştü ve ben hala bir tanesini bekliyordum. Özellikle bir yavru gördüler mi, ilk onu avlıyorlardı, çünkü onun peşinden gözünü kırpmadan bir anne balina gelecek ve tuzağa düşecekti. Tehlike sezmeden asla saldırganlaşmayan bu dev memeliler arkadaşlarının katledilişi sırasında gemi ve filikalara saldırdılar.

Zıpkın balinanın kalbini bulduğunda, halat durur, kürekler durur, dalgalar durur. Balina kocaman gövdesiyle yüzeye çıkmadan önce verdiği son nefesle denizi kızıla çevirir.

Zıpkıncının “Baca alev aldıııı!” bağırışıyla avcıların sessizliği sevinç çığlıklarına dönüşür. 

Ortalıkta kimseler yoktu, koridorda rastladığım Filipinli kız elindeki hapı göstererek “İster misiniz? diye sordu. Oysa benim midemi bulandıran on iki metrelik dalgalar değil, aklımdan geçen düşüncelerdi. Kamaramın kapısına yalpalayarak vardım. Montumu, botlarımı çıkardım, lombozdan dışarı bakmaya çalıştım. Yuvarlak küçük pencerem sulara gömülmüştü. Sarsılan yatağıma uzandım. Balina avcıları güvertelerdeki hamaklarda uyurdu; sürekli bir gözleri açık, yüzeye çıkan bir balinanın su püskürtmesi beklerlerdi. Kutuplara yaklaştıklarında hava iyice ayaza keser, fırtına çıkar ve onların hamaklarda yatmasına engel olurdu. İşte o zaman içeri geçip şiltelere uzanmak zorunda kalırlardı. İçine saman, mısır koçanı gibi malzemeler doldurulmuş bu rahatsız yatakların adı balina avcılarının arasında “eşek kahvaltısı”ydı.

Kafamı koyduğum köpük gibi bembeyaz pamukla doldurulmuş yastığımın altından eşekler değil; mantalar, mürekkep balıkları ve balinalar sessizce geçerken uykuya daldım

Herkese Söylemek İstiyorum Nereye Gittiğimi

Prev
Comments
Add a comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir