Bir yıldız çarptı uyandım. Gece zaten uyanıktı. Sürünür gibi inerek sessizce uzaklaştım yataktan. Hava homurdanıyor, gürlüyor ama sonsuz şimşeklerini bırakmıyordu yer yüzüne. Bulutlar yağmurlarını boşaltmaya isteksiz salınarak kaçıyordu geceden. Kapının eşiğinde bekleyen kum rengi valizime kısa bir bakış attım. İkimiz de heyecan doluyduk. Ama ben daha çok. Ayağıma takılan sandalyeyi düzelttim. Ağaç kokusu çoktan terk etmişti onu. Hangi ormandan gelmişti? Yapraklarını özlüyor muydu? Küllüğe baktım, sigarayı haftalar önce bıraktığımı hatırladım. Pencereyi araladım. Kıyıları doldurulmuş sahil yolları, her gün çoğalarak denizi kemiren gökdelenleriyle soluksuz kalmış İstanbul’un buz gibi bakışlarıyla karşılaştım. Kucaklayıp öpmek istedim şehrimin yaralarını yapamadım sevdim uzaktan. Karanlığın içinden bir horoz sesi geliyordu. Uzun zamandır duymuyordum ötüşünü. Bir sofraya akşam yemeği olma ihtimalini düşünerek hüzünlenmiştim hatta.
Tıpkı gökyüzü gibi homurdanıp fokurdayan kahve makinama doğru yaklaştım, onun homurtusu beni hep neşelendirirdi. Saldığı buhara burnumu uzattım, Kolombiya’nın kahve bahçeleri çiçek açtı ve bana doğru uçup geldi Amazon ormanları sanki o kokuyla. Giyindim, saçımı topladım sonra yine açtım, yüzüme baktım. Uykunun izi yoktu, gölgeler ülkesinden çıkmış iki göktaşı kadar parlaktı gözlerim. Pencereyi kapatmaya doğru giderken, geceyi uyandıran sesi kesilmişti horozun. Otuz katlı binaların arasında sıkışıp kalmış üç eski köy evinin ortasında üç karışlık bir bahçede yaşıyordu. Aslında ben orada olduğunu tahmin ediyordum. Bu sabah sanki o da yolcu ediyordu beni. Perdeyi kapattım. Su kuşlarının desenlerinde yüzdüğü yeşil şalımı boynuma dolarken ışığı söndürdüm.
Kapıyı kapattım, kırk dört yaşındaydım ve Dünya’nın dibine gidiyordum.
Beni ve yol heyecanımı hava limanına götürecek taksiye bindim. Bitkiler ülkesinden bile daha sessiz olan şoföre baktım. Saçlarının bir kısmı havada, yüzünde gecenin iziyle beni son sürat havalimanına teslim etmeye çalışıyordu. “Acelem yok yavaş gidebilirsin” dediğimde yanıt vermedi. Belki de duymadı. Oysa sessiz kalmak istediğim zamanlarda tam tersi susmaz taksi şoförü eriklerin erken çiçeklendiğini, oğlunun doğum hikayesini, askerden kaçıp nasıl koğuş hapsi aldığını, şiir yazdığını ama kimseye okutmadığını, ah bu kahrolası büyük şehrin sıkıntılarını anlatır soluksuz. Memleketini özler, ekonomist olur borsayı düşürür, politikacı olur, devrimci olurdu. Bu sabah bu soför benden kurtulup uyumaya can atıyor gibiydi. Su içtim biraz, sonra ağzımı terk eden taze kahve tadını özleyip pişman oldum içtiğime. Yol boyunca sustum.
Oysa herkese söylemek istiyordum nereye gittiğimi… Günaydın homurdanan gökyüzü! Ben dünyanın dibine gidiyorum. Günaydın gümüş balıkları gibi parlayan sokak lambaları! Sizi götüremem, kutuplarda bu mevsimde karanlık yok diyorlar. Günaydın yosun tutmuş ıslak kaldırım taşları! Yerleri dalga dalga süpüren adam sana da günaydın! Keşke sigara izmaritleri ve çöpler olmasaydı süpürdüklerin. Deniz kabukları ve yapraklar, belki deniz kızının tarağı düşseydi ayaklarının dibine. Yağmurlu yoluma Samanyolu çizen küçük salyangoz günaydın! Eski denizcilerin yön bulduğu yıldızları da çiz. Çiz benim yüzümü de gideceğim yollara..
Evgeny Grinko’nun valsi kulaklığımda çalmaya başladığında Atatürk Havalimanı’na vardım. Dikiz aynasından ilk kez göz göze geldim şoförle. “Geldik” dedi. “Ha evet farkındayım, teşekkürler.”
Güvenlik kontrolünü geçerek valizimi teslim etmek üzere karşısına dikildim pasaport görevlisinin. Gidişini umursamadığı binlerce yolcudan biriydim onun için sadece ama bu gerçeği görmezden gelişim diyaloğumuzdan belliydi. Ve ben söylemek istiyordum herkese nereye gittiğimi.
“ Günaydın, uçuşunuz nereye?”
“Buenos Aires, günaydın! Uzun yol, bakalım nasıl geçecek, kalabalık mı uçak? Sabah ayazı var dışarıda, yağmur durdu. Ama yollar bomboştu rahat geldim, Oradan da Şili’ye uçacağım.”
“Bagajınız var mı?”
“ Ha! evet evet var, sadece bir tane valiz, diğeri ekipman çantam içinde objektiflerim ve bilgisayarım var kabine alacağım. Siz verin etiketi ben yapıştırırım tartmaya gerek yok hepsi fotoğraf ekipmanı, ben fotoğrafçıyım yaban hayatını fotoğraflıyorum. Yazı da yazıyorum, aslında ikisini de yapıyorum.”
“Kilosu az valizinizin, hakkınız var çantanızı da vermek ister misiniz?”
“ Evet bakın işte sadece 17 kilo, aslında çok soğuk orası ama yeter bu kadar eşya, ağırlık yol aldıkça daha da artar değil mi? Hayır, vermek istemem teşekkürler.”
“Buyurun uçuş kartınızı, iyi uçuşlar…” “Teşekkürler.”
Parmaklarıma sıkıştırdığı pasaportumu çantamın güvenli bir cebine yerleştirmeye çalışırken söyleniyordum. “Gideceğim yerdeki buz dağları bile senden daha sıcak” diye. Duyan olmadı. Oysa dedim ya herkese söylemek istiyordum nereye gittiğimi.
Uçak kapısına doğru yürümeye başladım, henüz gün doğmamıştı.
Yere yatmış uyuyanlar vardı. Sırt çantasını yastık yapmış kimisi, kimisi yanındaki bir omuza düşmüş, kimisi de üşümüş olmalı büzüşerek kendine katlanmış.
Havalimanlarında sadece yolcular değil düşler de geziye çıkıyor olmalı… Her yolcunun sürgünden kurtulmuş düşünceleri oradan oraya savruluyor. Uzaklar hep aynı yerde bekliyor gelecekleri. Bazı yolcular sanki gitmemek için toplamış pılıyı pırtıyı. Sanki birinin “gitme” demesini bekleyen adımları bir ileri bir geri, öylesine iğreti. Evet düşler diyordum, geziyor mu düşleri yolcular uyurken? En iyisi hiç uyanmamak mı? Üstelik sevgilinle tango yapıyorsan düşünde hiç bilmediğin halde. Şu yırtık kotuyla yere uzanmış kucağında ders kitabıyla uyuklayan çocuk son sınavını geçtiğini görüyor olmalı. Sevgilisinin kucağına yatmış kısa saçlı esmer kız muhtemelen sörf yapıyor ve öpüşüyordur kumsalda sevgilisiyle. Üzerindeki kalın kazaklara bakılırsa yazı özlemiş olmalı. Endişeyle yüzünü buruşturan kadın elindeki valizlerin büyüklüğüne bakılırsa temelli ayrılıyor bir yerden ya da birinden. Önünden geçtiğim vitrinin camında yansımamla karşılaştım. Uzun boylu Sayılırdım, saçlarım dalga dalga birbirine karışmış, kaşlarım yine çatılmış istemeden. Gümüş bileziklerim, mercan boncuklarım her adımımı çınlatıyordu.
Uçağa bineceğim kapıya geldiğimde bekleme salonunun koltukların çoğu boştu.
Oturdum tek tük gelen yolcuları izlemeye başladım. Kağıt bardakta şekersiz kahveyi bitmesin diye damla damla içiyordum. Olur da biterse beni yolcu edemez üzülür…
Düşüncelere dalarken okuduğum bir cümleyi anımsadım. “Hatıra çöplerini örtmeye hiçbir halının yetmeyeceğini bilmek için Freud olmamıza gerek yok.” Evet hatıralarım; insanlar, hayvanlar, eşyalar. Söylediğimi düşünemediğim, düşündüğümü söyleyemediğim zamanlar. Efsanelerdeki ateş püsküren kanatlı yaratıklar, dalları uyandırmasınlar diye susturmaya çalıştığım sığırcık kuşları, güvendiğim şifalı otlar ve onlarla dalga geçen hasta bedenim, zürafayı öpebilmek için üst üste çıkmış tavşanlar, düşen tavşanla birlikte kaybolan dilek notum, ölümü bekleyen yaşlılar, güneşin serdiği sarısı, denizin mavisi, Tanrıların yorgun düşüp uyuduğu sabahlar, o sabahlarda çıkan savaşlar…
Otobüs geldi yolcuları uçağa götürmek için. Biletimi uzatırken zihnimdeki tüm karışıklıklar sona erdi. Ben uçacaktım ve aşağıda konuşmaya ihtiyacı olan insanlar kalacaktı. Çünkü insanların konuşmaya ihtiyacı vardı. Merdivenleri ağır ağır çıktım, iyice kirlenen şehrin havasını içime çekmeden. Hostes uçağın kapısında gülümserken ben heyecandan düşmek üzereydim. Ne yapmalıydım? Cep telefonumla bir anı fotoğrafı çekebilirdim. Bir kuş gibi havalanmaya hazırlanan uçağımın kanatlarını… Vazgeçtim. Dönüp merdivenlerden inmeyi ve ayağımı yeniden toprağa basmayı istemedim. Ama ya Van Gogh’ un resmettiği yıldızlı mavi gecenin türbülansında sallanmak? O şahane olabilirdi.
Uçağın kapısından içeri girerken beni karşılayan hostese “Nereye gidiyorum biliyor musunuz?” diye sordum. Şaşkınlıkla gülerek yanıt verdi. “Elbette Buenos Aires’e…” “Hayır!” dedim gülümseyerek, “Dibine gidiyorum Dünya’nın.”
